Din Darlık Mı?, Dini Darlık Mı?
Dindarlık ile dinî darlık aynı şey değildir. Dindarlık insanın gönlünü genişletir; dinî darlık ise insanın dünyasını daraltır. Dindarlık insanı Allah’a yaklaştırırken, dinî darlık insanı din adına oluşturulmuş kişi, kurum, gelenek ve kalıplara bağımlı hâle getirebilir.
Bölüm-1 DİNDARLIK MI, DİNÎ DARLIK MI?
Bu yazıyı iki bölüm halinde yayınlayacağım.
BÖLÜM 1 —
Dinin ruhundan uzaklaşıp dinî şekillere mahkûm olmakDin adına çoğalan yapılar, hurafeler ve insanı Allah’tan uzaklaştıran aracılar
Dindarlık Nedir? Çok ibadet etmek mi, belirli kıyafetleri giymek mi, bir cemaatin mensubu olmak mı, bir şeyhin elini öpmek mi, yoksa Allah’ın insandan istediği ahlâkı ve adaleti hayatın merkezine koymak mı?
Asıl mesele tam da burada başlıyor. Çünkü dindarlık ile dinî darlık aynı şey değildir. Dindarlık insanın gönlünü genişletir; dinî darlık ise insanın dünyasını daraltır. Dindarlık insanı Allah’a yaklaştırırken, dinî darlık insanı din adına oluşturulmuş kişi, kurum, gelenek ve kalıplara bağımlı hâle getirebilir. Din insanı özgürleştirmek için gelirken, din adına oluşturulan bazı yapılar zaman içerisinde insanın zihninde yeni bağımlılıklar oluşturabilir. Böylece Allah ile kul arasındaki ilişkiye insanlar, makamlar ve aracılar yerleştirilmeye başlanır.
“Şeyhim olmazsa kurtulamam.”
“Cemaatim olmazsa cennete gidemem.”
“Benim hocamın söylediği tartışılmaz.”
“Bizim yolumuzdan gitmeyen sapmıştır.”
İşte burada dinin geniş ufku, dinî darlığa dönüşmeye başlar.
Kur’an’ın insanı sürekli olarak düşünmeye, akletmeye, sorgulamaya ve okumaya çağırması tesadüf değildir.
İlk vahyin “Oku!” emriyle başlaması, Müslüman toplumun bilgiyle kurması gereken ilişkinin ne kadar önemli olduğunu gösterir.
Fakat tarih boyunca dinin yanında farklı yorumlar, mezhepler, gelenekler, kültürel kabuller ve siyasî anlayışlar da oluşmuştur. Bunların bir kısmı İslam medeniyetinin düşünsel zenginliğini oluştururken, bir kısmı zamanla dinî hüküm gibi algılanmaya başlanmıştır. Asıl problem de budur. Bir insanın söylediği söz zamanla kutsallaştırıldığında, sorgulanamaz hâle geldiğinde ve Allah’ın hükmüyle aynı seviyeye çıkarıldığında artık orada sadece din konuşulmuyor demektir. Orada insan yorumunun kutsallaştırılması söz konusudur.
Hurafe nerede başlar? Hurafe, dinin temel kaynaklarında bulunmayan bir inancın veya uygulamanın zamanla dinî bir gerçekmiş gibi kabul edilmesiyle güç kazanır.
Bidat kavramı da tarih boyunca farklı şekillerde kullanılmıştır. Fakat tartışmanın merkezindeki temel soru şudur: Bir insanın söylediği şey ne zaman din olur?
Bir şeyh söyledi diye mi?
Bir cemaat kabul etti diye mi?
Yüzyıllardır uygulanıyor diye mi?
Yoksa Allah’ın kitabında açık bir temeli olduğu için mi?
Bu sorular sorulmadığında toplum, din ile kültürü; vahiy ile geleneği; Allah’ın hükmü ile insan yorumunu birbirine karıştırmaya başlar. Böylece dinin etrafında yeni bir otorite sınıfı oluşabilir.
Şeyhler, mürşitler, kanaat önderleri, dinî otoriteler ve cemaat liderleri zamanla insanların gözünde yalnızca öğretici olmaktan çıkıp kurtarıcı figürlere dönüşebilir. İşte tehlike burada başlar. Çünkü hiçbir insanın başka bir insanın cenneti üzerinde mülkiyet hakkı yoktur.
Kur’an'ın temel anlayışında insanın sorumluluğu bireyseldir. Hiç kimse başka bir insanın günahını yüklenemez; insan kendi tercihleriyle ve kendi sorumluluğuyla yüzleşir. Bu nedenle herhangi bir kişinin insanlara: “Ben seni cennete götürürüm.”. “Bana bağlanırsan kurtulursun.”. “Benim elimden tutarsan ahiretin garanti.” gibi bir anlayış sunması, son derece ciddi biçimde sorgulanmalıdır. Çünkü cennet Allah’ın mülküdür. İnsan ise ancak Allah’ın kuludur.
Emevî ve Abbasî mirasını tartışmak İslam tarihini konuşurken siyaseti din tarihinden tamamen ayırmak mümkün değildir. Emevîler ve Abbasîler döneminde devlet, toplum, hukuk, mezhepler, hadis çalışmaları ve dinî düşünce arasında karmaşık ilişkiler oluşmuştur.Siyasî iktidarların dini kendi meşruiyetleri açısından kullanması ile dinin kendisi aynı şey değildir. Bu nedenle bugün bize ulaşan her tarihî rivayeti “Allah böyle emretti” diyerek değerlendirmek yerine, onun kaynağını, ortaya çıktığı dönemi, aktarım zincirini, içeriğini ve tarihsel bağlamını sorgulamak gerekir. Özellikle hadis meselesinde çok dikkatli olmak zorundayız.
“Bütün hadisler sonradan uydurulmuştur” demek de tarihsel açıdan doğru bir yaklaşım değildir; “hadis adı altında aktarılan her söz kesin olarak Peygamber’e aittir” demek de eleştirel tarih araştırmasıyla bağdaşmaz.
Hadislerin oluşumu, sözlü aktarımı, yazıya geçirilmesi ve tedvini uzun ve karmaşık bir tarihsel süreçtir.
Dolayısıyla yapılması gereken, kişileri kutsamak değil, rivayetleri araştırmaktır.
Çünkü Allah’ın kitabıyla insan sözünü birbirine karıştırdığımız anda dinî darlığın kapısını aralamış oluruz.
Ve belki de asıl soruyu burada sormalıyız: Biz Allah’a mı kulluk ediyoruz, yoksa Allah adına konuşan insanlara mı? İkinci Bölümde Görüşmek üzere
2. Bölüm ve diğer yazılar için aşağıdaki linki tıklayınız
https://ayhanaileegitimdanismanlik.com.tr/blogs.php







Benzer Haberler
İstanbul sahilinde İHA alarmı! Patlatılarak etkisiz hale getirildi
Sigorta Birliği'nden BES açıklaması: Herhangi bir sistematik sorun bulunmamaktadır
Fon soruşturmasında 5. dalga operasyon! 34 şüpheli hakkında gözaltı kararı verildi
Dilan Polat Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla gözaltına alındı
Eski SPK Başkanı İbrahim Ömer Gönül şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrıldı
Fon krizinde sürpriz isim! Nihat Zeybekci de mağdur çıktı
Araç sahipleri dikkat! Bu gece tarihin en büyük zammı geliyor
Altında oyun değişiyor! Kritik süreç kapıda