Hemen her yıl, farklı gribal enfeksiyonlardan, pandemiden ya da standart yapılması gereken ve süreklilik arz eden aşılardan dolayı, sürekli gündemimizde olan tartışmalardan bir tanesi de aşı. Öncelikle aşılarımız yerli ve milli olmalı. Geçmişte olduğu gibi. Sağlık Bakanlığı verilerine göre ülkemizde çocukluk dönemi aşı takviminde, difteri, boğmaca, tetanos, çocuk felci, hepatit B, hepatit A, H. influenza tip B, tüberküloz, kızamık, kabakulak, kızamıkçık, suçiçeği ve pnömokok olmak üzere 13 hastalığa karşı rutin aşı uygulaması yapılmakta.
Günümüzde ülkemizdeki en büyük sıkıntılardan bir tanesi de, sağlık hizmetleri sunumunda kullanılan, tıbbi cihaz ve malzemelerin, ilaç sektörünün genel olarak dış kaynaklı olmasıdır. Yani satın aldığımız cihazlara, tıbbi malzemelere ve ilaçlara tomar tomar döviz ödememiz ve bu sektörde kontrolün yabancıların elinde olması büyük sıkıntıdır. Bilindiği gibi ilaç sektörü, stratejik olarak silah sektöründen sonra ikinci sırada yer almaktadır. Asıl konumuz ise, biz neden kendi aşımızı üretmiyoruz? Üretemez miyiz? Elbette üretiriz. Geçmişte ürettiğimiz gibi. Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulmuş olan hıfzıssıhhalarımız bugün faaliyette olsalardı hiçbir ülkeden aşı ithal etmek için uğraşmadan, kendi aşılarımızı üretmiştik. Belki de aşı ihraç ediyor olabilirdik. Bazı yetkililerin her iki cümlesinden biri kullandığımız her şeyin yerli ve milli olması. Tıpta kullandığımız cihazların, tıbbi malzemelerin, ilaçların ve aşıların neredeyse tamamı ithal. Milyarlarca TL ödüyoruz. Ödediğiz parayı geçtikte, işin ürkütücü boyutu, pandemi, savaş gibi bir olumsuzlukta diğer ülkeler bize, ülkemize ihtiyaç olan tıbbi malzeme ilaçları vermezse sonumuz ne olacak?
Bazı stratejik ürünlerde kar zarar hesabı yapamazsınız. Sağlık ile ilgili ilaçlar ve aşılar da bunlardandır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk döneminde, hıfzıssıhhalarımızda 17 çeşit aşı üreten Türkiye hıfzıssıhhaların kapatılmasıyla şimdi aşı üretemiyor. Türkiye 1936’da, Hıfzıssıhhada 17 farklı aşı; tifo, dizanteri, kolera, veba, meningokok, stafilokok, boğmaca, brusella, BCG, difteri, tetanos, kızıl, karma, lekeli humma, kuduz, çiçek, grip üretiyorken, önceki yıllarda son verilen üretime Sağlık Bakanlığı’nın 2011 yılında Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüleri’ne kapatmasıyla son buldu. TÜSEB’de yayınladığı çalışmada 1998’den itibaren Türkiye’de lisanslı bir aşı üretiminin yapılmadığını belirtmiştir.
Ülkemizdeki aşının tarihçesine kısaca göz atarsak; dünyada 1885 yılında ilk kuduz aşısının bulunmasının ardından iki yıl sonra yani 1887 yılı ocak ayında aşının Osmanlı’ya getirildiği ve hemen ardından Osmanlı’da ilk kuduz aşısının üretildiği, 1892’de çiçek aşısı üretim evinin kurulduğu, 1911 yılında tifo, 1913’te kolera ve dizanteri aşılarının ise ilk kez Türkiye’de hazırlanmış ve uygulanmış olduğu, 1927’de Türkiye’de verem aşısı üretimine başlandığı, 1927 yılında BCG aşısının da ilk kez üretildiği ve 1928 senesinde hıfzıssıhha enstitüleriyle aşı üretim merkezlerinin kurulduğu ulaşılabilen bilgiler arasındadır.
Osmanlı’nın son döneminden itibaren dünyadaki gelişmeler yakından izlenerek, yerli yabancı ilaç kontrolleri yapılarak, pek çok aşı üretilmişken bu gün ne oldu da aşı üretimimiz askıya alındı?
Son zamanlarda Sağlık Bakanlığı’nın yerli ve milli aşı hamlesi gündemde. Gündemde olması yetmez. Hıfzıhhalar yeniden faaliyete geçirilerek yerli ve milli aşılarımızın da, her türlü tıbbi cihaz medikal malzemelerimizin de yerli ve milli olması sağlanmalı..
https://www.egetelgraf.com/milli-asi-olmazsa-olmazimiz








Benzer Haberler
Sağlık Çalışanlarının Nöbet Ücretleriyle İlgili Sınırlama Anayasa Mahkemesi Tarafından İptal Edildi
Sağlık Bakanı,Prf Dr.Kemal Bey'e Çağrımız
Milli aşı, olmazsa olmazımız
Torba Yasa ile Gelen
Hak,Özlük Halkları mı?,Adalet mi? Yoksa Valiz Promosyonunu?
Bakan Işıkhan, ILO Genel Direktörü Houngbo ile bir araya geldi
Umutsuzluk yok, hep beraber haykıracağız