TÜRKİYE’DE KANUN NEREDE, ADALET NEREDE?
TÜRKİYE’DE KANUN NEREDE, ADALET NEREDE? Öyleyse Kime Göre, Neye Göre? Bu sabah kendime bir görev verdim: Türkiye’de adaletin adresini bulacaktım. Niyetim halisti; "Bismillah, Ya Allah" diyerek yola koyuldum.
TÜRKİYE’DE KANUN NEREDE, ADALET NEREDE?
Öyleyse Kime Göre, Neye Göre?
Bu sabah kendime bir görev verdim: Türkiye’de adaletin adresini bulacaktım. Niyetim halisti; "Bismillah, Ya Allah" diyerek yola koyuldum.
Otobüsten inip doğrudan adliyenin yolunu tuttum. Nizamiye kapısında devasa bir tabela karşıladı beni: "Adalet Sarayı."
Sağ ayağımla besmele çekip içeri adım attım. Bina cidden bir saray heybetindeydi ama içeri giren vatandaşın yüzüne bakınca, o saraya adım atacak takatin bile kalmadığını gördüm. Kendi kendime, "Herhalde adalet, içeride hususi bir odada oturuyordur" diye düşündüm.
Danışmadaki görevliye yanaşıp nezaketle sordum:
— Affedersiniz, adalet nerede?
Görevli başını dosyalardan kaldırma zahmetinde bile bulunmadan cevap verdi:
— Hangi adalet beyefendi?
O an duraladım. Kendi kendime "Meğer ne kadar da cahilmişim" dedim. Meğer adaletin de çeşitleri, kategorileri varmış!
Birinci sınıf adalet, ikinci sınıf adalet, hatta kampanyalı adalet… İddiaya göre bazı dosyalara özel indirimler bile uygulanıyormuş! Şaşkınlığımı gizlemek imkansızdı.
Az ilerideki bankoda duran bayan memura bu kez kanunları sordum. Erkek görevliye kıyasla çok daha ciddi ve kendinden emin konuştu:
— Kanunlar herkes için eşittir.
İçim rahatladı, derin ve ferah bir "Oh!" çektim. Tam arkamı dönüp çıkıyordum ki ekledi:
— Yalnız… Uygulama koşulları kişiye göre değişebilir!
İşte bütün mesele tam da burada başlıyordu.
Kanun kitapta aynı, uygulamada farklı... Suç aynı, sonuç farklı... Vatandaş aynı, muamele farklı!
Görünüşe göre kanunlar adeta bir terzinin elinden çıkmıştı: Kiminin üzerine tam oturuyor, kimininkini daraltıyor, kimine ise kişiye özel dikim yapılıyordu.
Zihnimde bir hatıra canlandı: Bir gün sıradan bir vatandaş, park yasağı olan bir yere aracını bıraktı. Ceza anında yazıldı. Devlet görevini yaptı, sistem tıkır tıkır işledi. Vatandaş da "Demek ki hukuk devleti böyle bir şeymiş" diyerek paşa paşa cezasını ödedi.
Ertesi gün, aynı yasağın altında başka bir araç duruyordu. Vatandaş merakla görevliye sordu:
— Bu araca neden ceza yazılmıyor?
Görevli omuzlarını silkti:
— İşlem devam ediyor.
— Ne işlemi?
— Henüz işlem yapılmaması işlemi!
Böylece hukuk literatürümüze nur topu gibi yeni bir kavramın kazandırıldığını da öğrenmiş oldum. Meğer bir şey yapmamanın da kendine has bir prosedürü varmış! Bir gecede cahil kalmak dedikleri tam da böyle bir şey olsa gerek...
Peki, sizce adalet nedir?
Güçlü olanın haklı çıkması mı, yoksa haklı olanın, gücün karşısında eğilmeden hakkını alabilmesi mi?
Bir memur hata yaparsa derhal soruşturma açılır; savunması için sadece yedi gün süre verilir. Ancak aynı insanın hayatını değiştirecek bir haksızlığa itiraz etmesi gerektiğinde, aylarca kapı aşındırması icap eder. Dilekçe verilir, evrak kayda girer, dosya sıraya alınır, incelenir, tekrar incelenir... Ve nihayetinde bir cevap gelir: "Başvurunuz değerlendirilmiştir."
İnsan sormadan edemiyor: Acaba değerlendirilen haklarımız mıydı, yoksa sabrımız mı?
Elbette kanunlar, toplumun düzeni ve huzuru için vardır. Mahkemeler, kamu görevlileri ve hukuk kurumları bu düzeni tesis etmekle mükelleftir. Ancak adalet, yalnızca kanun metinlerinin varlığıyla tecelli etmez. Kanunların herkese eşit, tarafsız, öngörülebilir ve hakkaniyetli biçimde uygulanması gerekir.
Çünkü adalet; sadece suçluyu cezalandırmak değil, suçsuzun hakkını teminat altına almaktır. Sadece güçlüye sınır çizmek değil, güçsüzün cılız sesini de duymaktır.
Peki, bizim ülkemizde "Kime göre, neye göre?" sorusu neden bu kadar sık soruluyor?
Çünkü insanlar kuralların kâğıt üzerindeki varlığına değil, o kuralların herkese aynı teraziyle uygulanıp uygulanmadığına bakar. Bir toplumda vatandaş, hakkını ararken önce kimin karşısına çıkacağını, sonra hangi kapıyı çalacağını ve en nihayetinde hakkını alıp alamayacağını endişeyle düşünüyorsa; ortada tamir edilmesi gereken ciddi bir güven sorunu var demektir.
Nihayetinde adliyeden çıktım. Kapının önünde durup gökyüzüne baktım. Adaletin fiziki adresini bulamamıştım belki ama çok mühim bir şey öğrenmiştim:
Adaletin tabelası ne kadar büyük olursa olsun, asıl mesele kapısının herkese aynı genişlikte açılıp açılmadığıdır.
Şimdi tekrar soruyorum:
Türkiye’de kanun nerede? Adalet nerede?
Kanun kitapta yazıyor; peki vicdanlarda yazıyor mu? Adalet saraylarda aranıyor; peki günlük hayatın kılcal damarlarında hissediliyor mu?
Ve en önemlisi: Hukuk gerçekten herkes için aynıysa, vatandaş neden hâlâ "Kime göre, neye göre?" diye sormak zorunda kalıyor?
Belki de artık adaletin adresini sormayı bırakıp; adaletin her vatandaşın kapısını eşit, kayıtsız ve şartsız çaldığı bir düzeni inşa etmenin zamanı gelmiştir.
Çünkü adalet gecikince vatandaş bekler, güven zedelenir, umut yorulur... İnsan bazen ağlanacak haline de işte böyle güler.
Unutmayalım:
Adalet bir lütuf değil, en temel haktır.
Kanun bir süs değil, herkesi bağlayan kuraldır.
Eşitlik ise kâğıt üzerinde değil, hayatın içinde anlam kazanır.
Ve adaletin en güzel tarifi belki de şudur:
Kanun, güçlünün karşısında eğilip bükülmüyor;
güçsüzün karşısında da susmuyorsa, işte o zaman adalet gerçekten yerini bulmuş demektir.







Benzer Haberler
Sağlık Bakanı Prf Dr.Kemal Memişoğlu'nun Sigarada Karekod Uygulamasını Destekliyorum!
Halk TV'ye kayyum atandı! Polis ekipleri binada arama yapıyor
Özel’den vekillere ‘fon krizi’ talimatı
Bakan Memişoğlu: Karekodla 18 yaş altına sigara satışını engelleyeceğiz
Elektrikli araç alarmı! Türkiye dahil çok sayıda ülkede yasaklandı
Döner, hamburger ve köfte siparişinde yeni dönem! Artık zorunlu olacak
Alkollü sürücü polisten kaçtı, kovalamacayla yakalanıp basın mensuplarına saldırdı!
Manisa'da üzüm protestosu: 1 tır dolusu üzüm halka dağıtıldı