Hoşgörüden Hoşnutsuzluğa,Dijital Çağda İnsan Olmak
Dijitalleşen ve kapitalleşen dünya, insanı üretim ve tüketim döngüsünün merkezine yerleştirmiştir. Modern insan sabah uyanır, çalışır, tüketir, tekrar çalışır ve tekrar tüketir. Hayatın anlamı, çoğu zaman “geçim” ile sınırlanır.
Hoşgörüden Hoşnutsuzluğa: Dijital Çağda İnsan Olmak
İçinde yaşadığımız çağ, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar hızlı, bağlantılı ve üretken. Ancak paradoksal biçimde, aynı çağ insanın iç dünyasında büyük bir boşluk ve hoşnutsuzluk da üretmektedir. Hoşgörünün yerini tahammülsüzlük, paylaşımın yerini bireysel hırs, derinliğin yerini yüzeysellik almıştır.
Artık birçok insan “neden mutsuzum?” sorusunu kendine sormakta; fakat bu mutsuzluğun kaynağını çoğu zaman sistemin yapısal dinamiklerinde aramak yerine bireysel eksikliklerde aramaktadır. Oysa sorun yalnızca bireysel değil; sosyolojik, kültürel ve insani bir sorundur.
Dijitalleşen ve kapitalleşen dünya, insanı üretim ve tüketim döngüsünün merkezine yerleştirmiştir. Modern insan sabah uyanır, çalışır, tüketir, tekrar çalışır ve tekrar tüketir. Hayatın anlamı, çoğu zaman “geçim” ile sınırlanır.
Karl Marx’ın yabancılaşma kavramı bugün her zamankinden daha görünürdür. İnsan emeğine, üretimine, doğaya ve hatta kendi özüne yabancılaşmaktadır. Yaptığı iş çoğu zaman ruhunu beslemez; yalnızca karnını doyurur. Fakat insan yalnızca biyolojik bir varlık değildir. O, anlam arayan bir varlıktır.
Dijital kültür, sürekli bir kıyas ortamı oluşturmuştur. Sosyal medya üzerinden başkalarının “mutlu anlarını” izleyen birey, kendi hayatını eksik ve yetersiz görmeye başlar. Bu karşılaştırma kültürü, bireyin öz değer algısını zayıflatır. Sürekli daha fazlasını istemek, sahip olunanı değersizleştirir. Oysa mutluluk çoğu zaman sahip olmakta değil, fark etmekte saklıdır. Ancak kapitalist sistem, tatmini değil arzuyu canlı tutmayı ister. Çünkü tüketim, arzuyla beslenir.
Aile yapıları bu dönüşümden en fazla etkilenen kurumlardan biridir. Geleneksel geniş aile modelinden çekirdek aileye, oradan da bireyselleşmiş yalnız yaşam modellerine geçiş yaşanmıştır. Aynı evde yaşayan bireyler bile çoğu zaman farklı ekranların içine kapanmış durumdadır. Birlikte geçirilen zamanın yerini “yan yana ama ayrı” olma hali almıştır. Aile içi iletişim zayıfladıkça duygusal bağlar da zayıflamaktadır. Oysa insanın en temel güven alanı aile olmalıdır. Sevgi, kabul ve aidiyet duygusu burada filizlenir.
Komşuluk ve dostluk ilişkilerinin zayıflaması da sosyal sermayenin erozyonuna yol açmaktadır. Mahalle kültürü, dayanışma ve paylaşımın önemli bir zeminini oluşturuyordu. Bir kap yemeğin, bir selamın, bir çayın anlamı büyüktü. Şimdi ise apartmanlarda yıllarca birbirini tanımadan yaşayan insanlar var. Bu durum yalnızlık duygusunu artırmakta; birey kalabalıklar içinde yalnızlaşmaktadır. Sosyolojik açıdan bakıldığında bu yalnızlaşma, toplumsal güven düzeyini de düşürmektedir. Güven azaldıkça insanlar birbirine karşı daha temkinli ve mesafeli hale gelmektedir.
Robotik bir hayat yaşıyoruz. Sabah işe gidiyor, akşam yorgun dönüyor, hafta sonunu dinlenerek geçiriyoruz. Sağlığımızı korumak için değil, çoğu zaman kaybettikten sonra geri kazanmak için çabalıyoruz. Çalışırken sağlığımızı tüketiyor; hastalandığımızda kazandığımızı tedavi için harcıyoruz. Bu döngü, modern hayatın trajik ironisidir.
Sağlık, yalnızca hastalık yokluğu değildir; fiziksel, ruhsal ve sosyal iyilik halidir. Fakat ruhsal ve sosyal boyut ihmal edildiğinde, fiziksel sağlık da uzun vadede zarar görmektedir.
Anlam arayışı ise modern insanın en derin krizidir. “Neden geldik?”, “Nereye gidiyoruz?”, “Hayatın amacı nedir?” soruları çoğu zaman ertelenir. Gündelik telaş, bu varoluşsal soruların üzerini örter. Dini pratikler ise çoğu zaman öğrenilmiş kalıplar üzerinden yürütülür. Okumadan, sorgulamadan, anlamaya çalışmadan yapılan ritüeller, bireyin ruhunu beslemekten uzak kalabilir. Oysa inanç, bilinçle birleştiğinde derinlik kazanır. Sorgulamak, öğrenmek ve anlamaya çalışmak insanı güçlendirir.
Hümanist bakış açısı, insanın aklını ve vicdanını merkeze alır. İnsan hem düşünen hem de hisseden bir varlıktır.
Hoşgörünün azalması da bu anlam krizinin bir sonucudur. Kendini güvende hissetmeyen, sürekli rekabet içinde yaşayan birey tahammülsüzleşir.
Empati zayıfladıkça toplumsal çatışmalar artar. Oysa hümanizm, insanı değerli kabul eder; farklılıkları tehdit değil zenginlik olarak görür. Sosyolojik olarak çeşitlilik, toplumsal dinamizmin kaynağıdır. Ancak bu çeşitlilik saygı ve diyalogla desteklenmediğinde ayrışmaya dönüşebilir.
Peki çözüm nedir? Öncelikle farkındalık. İçinde yaşadığımız sistemin bizi nasıl etkilediğini görmek, değişimin ilk adımıdır.
Daha yavaşlamak, daha çok dinlemek, daha az kıyaslamak gerekir. Aile içinde gerçek iletişim alanları oluşturmak, ekranları kapatıp göz teması kurmak, birlikte üretmek ve paylaşmak önemlidir. Komşuluk ilişkilerini yeniden canlandırmak, küçük ama anlamlı adımlarla mümkündür. Bir selam, bir ziyaret, bir dayanışma pratiği toplumsal bağları güçlendirir.
Bireysel düzeyde ise insanın kendine dönmesi gerekir. Ne istiyorum? Ne beni gerçekten mutlu ediyor? Hangi değerler benim için vazgeçilmez? Bu sorulara dürüstçe cevap vermek önemlidir. Sürekli daha fazlasını istemek yerine sahip olunanı takdir etmek, şükür ve farkındalık pratiği geliştirmek ruhsal iyilik halini artırır. Doğa ile temas, dijital detoks, gönüllülük faaliyetleri ve üretken hobiler insanın iç dünyasını besler.
Dini ve felsefi okumalar da bu süreçte derinlik kazandırır. İnancı yalnızca ritüel düzeyinde değil, anlam düzeyinde yaşamak bireyin iç huzurunu artırır. Sorgulamak korkulacak bir şey değil; aksine bilinçli bir inancın temelidir. İnsan neden yaratıldığını, nasıl bir hayat yaşamak istediğini düşündükçe daha sorumlu ve bilinçli tercihler yapar.
Toplumsal düzeyde ise daha adil, daha eşitlikçi ve insan onurunu önceleyen politikalar önemlidir. Çalışma hayatının insan sağlığını koruyacak şekilde düzenlenmesi, sosyal güvenlik ağlarının güçlendirilmesi ve toplumsal dayanışma kültürünün teşvik edilmesi gereklidir. İnsan yalnızca ekonomik bir birim değildir; duyguları, değerleri ve anlam arayışı olan bir varlıktır.
Yazdıklarımı toparlayacak olursam, hoşnutsuzluk çağında yaşıyor olabiliriz; fakat bu kader değildir. İnsan, bilinçli tercihler yapabilen bir varlıktır. Robotik bir yaşamdan insani bir yaşama geçiş mümkündür. Bunun yolu, yeniden insanı merkeze almak; üretim ve tüketim döngüsünün ötesinde anlam üretmektir. Hoşgörüyü, empatiyi, dayanışmayı ve bilgiyi yeniden inşa etmek zorundayız. Aksi halde yalnızca yaşayan ama gerçekten var olamayan bireyler olmaya devam ederiz.
Hayat, sadece karın doyurmak için değil; anlam bulmak için vardır. Sağlığı kaybettikten sonra değil, korurken değerli görmek gerekir. Dostlukları kaybettikten sonra değil, yaşarken beslemek gerekir. Ve belki de en önemlisi; neden geldiğimizi sorgulamaktan korkmamak gerekir. Çünkü insan, sorularıyla büyür.
Hüseyin Ayhan / Sosyolog / Aile Danışmanı






0 Yorum